Bir Küçük Şehir Alaçatı | Anatomi

0
1580

Bu yazıma ‘ Bir varmış bir yokmuş.’ diye başlamak istedim. Çünkü masal gibi bir şehir, rüya gibi sokaklar, hayallerimizin ötesinde bir atmosfer… Nereden mi bahsediyorum? Tabii ki Alaçatı.

Alaçatı

İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı bir mahalle burası. Bu kadar üne sahip bir yer için ‘ Mahalle miymiş?’ diyebilirsiniz. Açıkçası biz de ilçe sanıyorduk 🙂 .

Tarihi

İlk ismi Agrilla. Günümüzdeki isminin kökeni Alacaat isimli aşiretten geliyor. Halk arasında söylenme kolaylığı itibariyle Alaçatı’ya dönüşmüş.

II. Mahmut zamanında bölgenin yönetimini üstlenen Hacı Memiş Ağa; o zamanlarda Sakız Adası’nda yaşanan depremler sonucu mağdur olan Rum halkını Alaçatı’ya davet eder. Bunlar da bölgeye yerleştikten sonra yerli halktan kiraladıkları tarlaları ekip biçerek bölgede bağcılığı yaygınlaştırırlar. Asmalar, zeytin ağaçları, sakız ağaçları dikip; taş evler inşa ederler. Sözün özü, günümüz Alaçatı çehresinin geçmiş perdesini araladığımızda karşımıza çıkan tablo işte budur.

Ulaşım

Biz Kuşadası’ndan hareketle vardık Alaçatı’ya. Kuşadası – Alaçatı arası 85 km. Ayrıca bu yolun çok keyifli olduğunu söylemeliyim. Yanınızda kimse olmasa bile denizin yoldaşlığı yetiyor size. Ulaşım için karayolu da tercih edilebilir havayolu da. Havayolu tercih edenler, İzmir Adnan Menderes Hava Alanı’nda inip Alaçatı’ya karayoluyla ulaşabilir. Havaalanı ile Alaçatı arası 90 km.

Ulaştıktan sonra gerisi kolay 🙂 Şehir neredeyse 2 saatte gezilip bitirilebilir. Şehri gezmeyi bitirdikten sonra eğer denk gelirseniz

sörf yapanları izleyebilir – yeteneğiniz ya da hevesiniz varsa o dalgalara siz de kendinizi bırakabilirsiniz- ya da Çeşme’ye geçip burada da vakit geçirebilirsiniz. Sörf demişken, Alaçatı bu konuda dünya çapında bir üne sahip. Daimi olarak esen rüzgarı ve derin olmayan denizi bu imkanı tanıyor Alaçatı’ya.

Alaçatı bizim için nasıl geçti gelin birlikte bakalım..

ALAÇATI ANATOMİSİ

Yel Değirmenleri

Şehre girince sizi bir hareketlilik karşılıyor. Hemen girişte dondurmacılar, kafeler, kumrucular ve hediyelik eşya satan dükkanlar var. Biz burayı pas geçip, sağa saptık. Bir yokuşu tırmandık ve bizi o koca yel değirmenleri selamladı. Boyutları birbirinden farklı taştan yapılmış bu 4 değirmen 1850’lerden kalma. Günümüzde değirmenlerin eteklerine konulmuş birkaç tabure ile kafe/restoran olarak hizmet verilmekte. Bu görüntünün çok da estetik durmadığını söylemeliyim. Ama buranın avantajını da kullanabilirsiniz. Şehri kuşbakışı olarak izlemek de güzel bir deneyim. Hayal kurmayı seviyorsanız bir değirmenin dibine oturuverin. Bırakın kendinizi yel değirmeni gibi rüzgarın gücüne. Bırakın, karşı koymayın. O sizi bir hayalden diğerine sürüklesin gönlünce. Sonra kendinize gelin ama. Çünkü gezilecek daha çok yer var 🙂 .




Alaçatı Çarşı

Değirmenlerden ayrılmak zor olsa da, yarına kalacak güzel anlar yakalamış olmanın mutluluğuyla indik merakla çıktığımız o yokuşu. Kendimizi girişte bizi karşılayan o kalabalığın ortasına tekrar bıraktık. Gerçekten çok kalabalık ve kendinizi bıraktığınızda hareketlerinizi bu kalabalık yönetiyor. Ama pes etmezseniz zor da olsa gönlünüzce gezebiliyorsunuz. Hediyelik eşya için çok sayıda dükkan göreceksiniz . Alaçatı’yı anımsatacak, sevdiklerinizi mutlu edecek güzel ve sevimli şeyler var. Fiyatlarını soracak olursanız; oldukça pahalı. Çarşıyı fazla zaman kaybetmeden gezmekte fayda var çünkü Alaçatı’nın çokça adının geçtiğini sokakları arşınlarken buraya ayırmadığınız her dakika için pişman oluyorsunuz. Hele de bizim gibi kısıtlı bir zaman diliminde gezmeniz gerekiyorsa. O hareketli çarşıyı kalabalığı yenip de çıkabilirseniz karşınıza bir pazar çıkıyor. Bu pazarda organik ürünlerin satıldığını gördük ve ürünlere oldukça da ilgi vardı. Buradan da nasibimizi aldıktan sonra meydana vardık. Merkezinde bir cami var ve bu cami kiliseden çevrilmeymiş.

Meydanı özel kılan husus karabiber ve sakız ağaçları. Burası adeta cennetten bir köşe.




Alaçatı Sokakları

Eğer bu kalabalık ve curcuna sizi yorduysa ufak bir mola verebilirsiniz. ‘Sakızı meşhurmuş, bir bakalım nasıl oluyormuş.’ derseniz bir sakızlı kahve bu molanızı taçlandırabilir. Adım başı kafeler göreceksiniz, bu ihtiyacınızı karşılamak hiç de zor olmayacak. Kafelere konulmuş isimler de dikkatimizi çekti bizim: Barbun, Tapu, Kuytu, Cura, Salça gibi. Kahvenizi içip zaman kaybetmeden, tam gaz kendinizi atın sokaklara. Artık iki katlı cumbalı evlerle buluşma vakti. Artık Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda hülya vakti. Bu sokaklar bir tablo; Renk renk panjurlar ve mis kokulu çiçekler de bu tablonun en nadide parçaları kesinlikle.

Şöyle genişçe bir bakayım diyorsunuz şu güzelliğe. Doya doya. Baktıkça bakıyorsunuz asla doyamayacağınızı bilerek, buraların gerçek olamayacağını düşünerek…”Bir genç kızın gergefinde emek emek işlediği nakış, bu manzaranın tarifi.” diyor gönlünüz size. Yok diyorsunuz, tatmin değil gibisiniz bu tariften. ‘O zaman bir de bunu dinle’ diyor gönlünüz, konuşmaya devam ediyor sizinle: ” Şehir sanki lavanta kokulu çiçekli nevresimini sermiş, bak görmüyor musun?”. ‘Evet görüyorum da’ diyorsunuz sanki aradığınız bu da değil. “Bir ressamın paletindeki o cümbüş yansımış işte: çiçekler, taş evler, dar sokaklar…”. Hayır, bu da değil. Gönlünüz artık yoruluyor, susuyor… Siz de anlıyorsunuz, galiba tarifsiz diyorsunuz. Kabul ediyorsunuz böyle bir şeyin kelimelerden dolup taşacağını. İnanıyorsunuz bir rüya aleminde olduğunuza. Birileri sizi uyandırmasın diye de dua ediyorsunuz içinizden, begonvillere selam verirken. Sonra bir şarkı tutturuyorsunuz:” Arnavut kaldırımlı taş sokakta…..” Pembe panjurlu bir ev bulursunuz belki, neden olmasın? Yel değirmeninde kurulan hayalleri tamam etme vaktidir o halde. Evlerin önündeki tahta mavi sandalyeler, yöreye özgü masa örtüleri de ‘Benim de payım var.’ diyor bu eşsizlikte. Bir sokaktan çıkıp diğerine giriyorsunuz, ‘Bu kaçıncı büyülenişim?’ diyerek. Bir yandan anı yaşıyorsunuz bir yandan da benim gözümden başkaları da görsün diyorsunuz ve birbiri ardına basıyorsunuz deklanşöre. Burada malzeme çok çünkü 🙂 .



Hacı Memiş Sokağı farklı ama. Daha dingin, huzurlu…Antikacıları, el emeği ,göz nuru cam ürünlerin yapıldığı atölyeleri, çok sayıda kafe ve restoranı içinde barındırıyor. Keyifle yürüyeceğiniz bu sokakta ahşap işçiliği olan kapıları duvarlara yaslamışlar ve bu şekilde ilgililerin beğenisine sunuyorlar. Geçen vakitten habersiz belki de zamandan ayrı bir boyutta süzüyorsunuz Alaçatı sokaklarını. Beden ve ruhun ayrı ayrı gezdiği anlar oluyor, olsun o kadar 🙂 .

Biz sokakları gezmeyi bitirip, Nostalji Sokağı’nda da bir hatıra fotoğrafı çektirip çıkışa yöneldik. Yol üzerinde çok dondurmacı göreceksiniz. Biz de kayıtsız kalamayarak ve tabi ki envayi çeşit içinde de zorlanarak ağzımızı tatlandırdık. ‘ İtalyan karameli’ tavsiyemizdir. Ayrıca şehrin pahalı olduğunu dondurma fiyatlarından da anlamak mümkün.




Çeşme Marina

Gezilen yerin meşhur yiyeceğini yemek adettendir malum. Biz de buna sebep Kumru yemeden olmaz diye Çeşme Marina’ya gittik. Alaçatı’ya sadece 15 km zaten. Bu işi Alaçatı’da da halledebilirsiniz ancak denize nazır daha keyifli. Kumru; nohut mayalı susamlı ekmeğin arasına sucuk, domates, tulum peyniri koyularak hazırlanıyor. Birçok çeşidi var, biz ‘Yengen’ i tattık ve gayet memnun kalktık masadan. Ayrıca hala İzmir sınırlarındayken boyoz da denemelisiniz. Marinayı da şöyle bir keşfedip, gezimizi tamamladık. Böylelikle heybemizde onlarca güzel anı ile beraber ömrümüzden bir Alaçatı geçmiş oldu. Sevgiyle…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen buraya isminizi girin