Karantinada 45. Gün : Antalya Özlemi

0
470
2019 eylülünün sıkıcı bir öğle sonrasında almıştık Kayseri – Antalya biletlerini. Öğrencisin hem de intörn hekimsin. Ayda 8 nöbet tuttuğun zamanlar oluyor, nöbetsiz geçen günlerinde hastaneden çıkış saatinin akşam 6’yı hatta 7’yi bulduğu oluyor. Böyle bir bezmişlikte indirimdeki biletlere altın görmüşüz muamelesi yapmamızı, bir an bile olsa hayallere dalmamızı yadırgamazsınız sanırım. Bu arada uçuş tarihimiz aralık ayının başı olacaktı, ama kim umursar zamanı, sezonu. Bir hafta sonu için bile olsa kurtuluştu bu kendimize, belki de kendimize İç Anadolu’nun soğuk bozkırında  güneşi iki günlüğüne kiralamak gibiydi…
Fotoğraf: www.pixabay.com @Ottomanartist

YOLCULUK VE 7 MEHMET HAKKINDA BİRAZ

Uçuş vakti yaklaşıyor, cuma akşamı güneye kalkacak olan Boeing 737-800’ün son hazırlıkları yapılıyor. Taha, Ömer, Alperen ve bu satırları yazan ben deniz Samet var. Salih gelmedi, her zaman ki gibi proaktif davranıp nöbeti olma ihtimaline karşı bizim biletleri alma sırasında yaşadığımız heyecanı yaşayamadı, yaşamak istemedi belki de. Antalya’ya gidiyoruz diye aralık ayında Taha t-shirt ve ince bir hırkayla gelmiş. Dişleri birbirine çarpacak kadar üşüyeceğinden şimdilik habersiz. Alperen ve ben her zaman ki gibi hava durumunu kontrol etmişiz önceden, yanımıza şemsiye bile almışız, ne olur ne olmaz. Ah Taha ahh!

Uçağa biniyoruz, yolcuların yarısı Rus. Sanki şimdiden Antalya’da gibiyiz. Ben deniz, Youtuber Kerem Gök’ün videolarını izleyen, Uçak Kazaları kitabını okuyan, havacılığa merak salmış biri olarak sanki daha önceden hiç uçağa binmemiş gibi hafifçe tedirginim ama belli etmemeye çalışıyorum. Ve bunda da biraz başarılıyım. Uçak hızlanırken uzunca süre pistte sürünüyor ve nihayet G kuvvetiyle bizleri buluşturuyor pilot. Sevmiyorum bu 737’leri. Pistten çıkacakmış gibi his veriyor insana. Tüm bu düşünceler, mühendisliği düşünerek kendimi avutmalar ve kulağımdaki keyifli müzikle kendimi oyalarken nihayet iniyoruz Antalya Havalimanına.

Antalya’ya gitme sebeplerimizden biri de Vedat Milor’un öve öve bitiremediği 7 Mehmet Restoranı. Grup olarak gastronomiye meraklıyız, belki haddinden fazla. Herkes güzel bir yemek, harika bir tatlı yapabilir. (Alperen hariç, kek yap bari be adam!) 7 Mehmet’teki rezervasyonumuzu kaçırmamak için otele çantalarımızı bıraktığımız gibi taksiye atlıyoruz. Muhabbet olsun diye taksiciye 7 Mehmet’i soruyorum. Çok pahalı bir yer, Antalya’da birçok kişi gitmemiştir, önünden bile geçmeyiz diyor. Bizi 7 Mehmet’e getiriyor ama bu da ne, kocaman bir avlusu, hiçbir yerde göremeyeceğiniz girişi var. Lüksten gözlerimiz kamaşıp ufkumuz açılırken yavaştan hesap kitap işine başlamışız her birimiz, acaba kişi başı 150-200 liraya çıkabilir miyiz diye. Muhteşem bir yemek ardına içkisiz kişi başı 70 lira veriyoruz. Şaka gibi geliyor, böyle bir mekanda o kadar şey yedikten sonra mantıklı gelmiyor. Kayseri’deki restoranlara ver yansın ederek hayatımız boyunca unutamayacağımız bir ziyafeti geride bırakarak ayrılıyoruz mekandan. Ekleyelim; her birimiz Adana’yı, Gaziantep’i önemli gastronomik noktaları görmüş insanlarız. 7 Mehmet hiç şüphesiz en iyisi ve en farklısı.

 

Fotoğraf: www.foursquare.com @7mehmet (Biz yemek yemeye dalınca fotoğraf çekmeyi unuttuk)
Fotoğraf: www. 7mehmet.com
Fotoğraf: www. 7mehmet.com
Fotoğraf: www.7mehmet.com

BİRAZ ŞARAP, HAFİF MÜZİK, BOLCA EĞLENCE

7 Mehmet’ten ayrıldıktan sonra Konyaaltı Sahilinden Kaleiçi’ne doğru yürümeye başlıyoruz. Mehtabın ışıttığı deniz çok hafif de olsa dalgalarıyla kulağımıza sesini bırakıyor. Telefonlarımız hava sıcaklığını 10 derece olarak gösteriyor ama anlam veremediğimiz kemiklerimize işleyen bir soğuk var. Taha üşüdüğünden dolayı adımlarını sıklaştırıyor ve bizi de peşinden sürüklüyor. Az ötede nostaljik bir tramvay görüyoruz ve daha fazla üşümemek adına içine atlıyoruz. Taha ısınmaya çalışırken ben ve Alperen artistik pozları kovalıyoruz tramvayın içinde. Instagram’da paylaşmak için fotoğraflar çıkıyor şükür. Nihayet otelimize geliyoruz ama gece hayatına tekrar çıkmak üzere.

 

Nostaljik tramvayda hep beraber poz vermeyi ihmal etmiyoruz
Çıkıyoruz da bir süre sonra. Kaleiçi’nin birbirinden güzel sokaklarında gezerken hoşumuza giden kalabalık bir bar seçiyoruz kendimize. Masaya şaraplar ve biralar gelirken günün kritiğini ve yarın için neler yapacağımızı konuşmaya başlıyoruz. Ön masada oturan arkadaş grubu biraz fazla sesli ama nihayet kalkıyorlar. Salih gelmediği için onu çekiştiriyoruz, sonra sevmediğimiz insanları, sonra birbirimize sarıyoruz. Eğlenmeye geldik buraya, tıp konuşmak yok. Felsefe çekemeyiz, kültürel sohbet out, dedikodu in. Biraya 25 lira verdiğimize söverken hafiften keyfimiz yerine geliyor. Yönümüzü buraların meşhur paçacısına çeviriyoruz.
Yine şaraptan anlamadığım bir gün lümpenlik yapmaya çalışırken
Simitli paça istiyoruz biz, methini çok duyduk. Onu sadece sabah servis ediyoruz diyor garson. Üzülerek beyran, gerdan söylerken mekana bir bakıyoruz şöyle. Gecenin 2buçuğu ama boş masa neredeyse yok. İşte hayat be derken leziz çorbaları bitirmişiz bile. Adımımızı dışarı attıktan sonra şimdi ne yapsak düşüncesi de hemen peşimizden geliyor. Soho Club Antalya’ya gitmek geçiyor içimizden ama taksici Antalya’daki kulüplerin pek de iyi olmadığını söylemişti. Gitmezsek içimizde kalır mı, gidersek ay sonunu göremez miyiz diye sorular birbirini kovalarken saatin de gece 3’e yaklaşmasından dolayı otelin yolunu tutuyoruz. Yolda son bir kez daha içkilerimizi alıyoruz. Otelde hafif müzik, Taha’nın yalandan tüttürdüğü sigara ve içkimizle beraber iyice şımarıyoruz ve sabaha karşı 5 gibi nihayete eriyor gün.
Paçacı Şemsi’de gece içtiğimiz enfes çorba

MANZARALI ŞEYLER GÜZELDİR

Sabah 11’e kadar kahvaltı servisimiz devam ediyor demişti lobideki görevli. Deniz manzaralı odalarımızda sabah 10’da uyanıyoruz kahvaltı için. Gece mehtabın ışıttığı deniz, sabah bulutsuz bir havada güneşle dans ediyor. Otelin üst katındaki restorana çıkıp deniz manzarası önünde açık büfe kahvaltımızı ediyoruz, biz de hiç sanmazdık kış ayında deniz ve güneşin halen güzel olabileceğini. İç Anadolu’dan, soğuktan, hastaneden, kandan, işten sıkılan bizler için aslında herkesin ulaşabileceği böylesi bir kahvaltıyla bile aşk yaşıyoruz bir saatliğine kadar. Son çayımızı, kahvemizi de içince üstümüzü değiştirip rotamıza koyuluyoruz. Biraz daha manzarayı içimize çekmek istediğimizden Tünektepe diye bir yere gidiyoruz ilk. Yoldayken Kaleiçi’nin güzel sokaklarında bol bol fotoğraf çekilmeyi de ihmal etmiyoruz tabii.

 

Sabah uyandığımızda bizi selamlayan oda manzarası
Taha simetrik poz vermeye çalışırken
Ömer, iyi ki varsın seni seviyoruz
Fotoğraf: www.pixabay.com @balans34
Bu arada hava 20 derece, aralık ayında Taha t-shirtlü geldiği için çalımını satıyor. Haklı da. Tünektepe oldukça yüksek bir tepe de. 15 dakikalık bir teleferik yolculuğuyla çıkıyoruz buraya. Yükseklik korkusu olan benim için çileye dönüşüyor bu yolculuk biraz. Tabii sizi gıcık edecek arkadaşlarınız da varsa… Velhasıl varıyoruz Tünektepe’ye. Bu yazıyı şöyle gezdik, buralar böyle güzeldi diye anlatmak için yazmıyorum. Karantinada evde hapsolmuşken özlem duyduğumuz güzellikleri, güneşi ve havayı yazıya aktarmak için yazıyorum, belki yazarken aklıma gelenler içimi bir nebze de olsa rahatlatır diye. Sizi de kısa süreliğine alıp götürür diye. O yüzden sizi hemen fotoğraflara bırakıyorum:
Alperen, Samet, Ömer. O gün bol bol poz vermeye çalıştılar ama güneş izin vermedi iyi fotoğraflara

BİRTAKIM GEZİLDİ, GÖRÜLDÜ ALBÜMÜ

Tünektepe’den indiğimiz gibi bir şeyler yiyoruz, yine bir yerler geziyoruz. Sözümüzü söyledik, uzun uzun anlatmaya gerek yok, fotoğraflarda görüyorsunuz:

Kaleiçi’ne bir tepeden baktık o gün
Fotoğraf: www.pixabay.com @Engin Akyurt (Nostaljik tramvay ve saat kulesi)
Meşhur Hadrian Kapısı
Fotoğraf: www.pixabay.com @Hans (Antalyaspor’un armasındaki yivli minare)

HER GÜZEL ŞEYİN BİR SONU VARDIR

Günü keyifle öldürürken, uzun süre alamayacağımız D vitaminlerini depolamaya çalışırken akşam 9 oluyor. Karnımız aç, meşhur birkaç yere baktık ama kapatmışlar. Dünden aklımıza kazınan bir İtalyan restoranının önüne gidiyoruz, çünkü pizza herkesi mutlu eder değil mi? Restoranın önündeki fiyatlara bakıyoruz, 90 lira diyor pizzaya. Alp yeme taraftarı, zengin pezevenk seni. Bu pizza sadece seni ve Şeyma Subaşı’nı mutlu eder deyip Tripadvisor’da önerilen Route Burger House’ın Kaleiçi şubesine gidiyoruz. Vardığımız gibi ne kadar iyi yaptığımızı fark ediyoruz. Size ortamı biraz betimlemeye çalışayım: Konak usulü bir binanın ortasın büyükçe bir avlu. Avlunun tam ortasında kocaman bir şömine. Şömine etrafında geniş aralıklarla dizilmiş masalar ve sandalyeler. Gitarıyla şaheserler yaratan ve Wish You Were Here şarkısını yorumlayan orta yaşlı bir sanatçı. Sizi bilmem ama biz ortama çabuk düşüyoruz ve buranın meşhur hamburgerlerinden yiyoruz. Hamburgerler harika, ortam ve insanlar şahane, müzik ise apayrı bir seviyede. Sanıyorum 3 saate yakın kalmıştık orada.

Fotoğraf: www.routehotelkaleici.com
Route Burgeri
Daha sonra son kez geziyoruz Antalya’yı, arada bir mekana daha girip son içeceğimizi de içiyoruz. Saat gece 2’ye gelirken havalimanına geri dönüyoruz. Zira 3 buçuk saat sonra dönüş uçağımız var. Sıkıcı günlerin tam orta yerinde gelen Antalya kaçamağı, keyifli bir şekilde bitiyor. Herkese sağlıklı günler diliyoruz, karantinanın bir an önce bitmesi dileğiyle… 🙂
Kayseri’ye dönerken çekmiştim bu fotoğrafı. Çektiğim en iyi fotoğraf olabilir 🙂

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen buraya isminizi girin